Kaybolan Parça
Kalbi bir yerde durdu herkesin. Kimse ölmedi ama yaşadığından arındı. Nasıl bir arınmaksa boya dolu bir küpten diğerine atlamaya renginden olma pahasına gönüllü gidildi. Gösteriş ve mekanikleşme sarhoşluğunda, yeniden inşa etmeye adandı hayatlar. Başta ilerilerin davetiyken kulağa hoş geliyordu değişmek. Çok sonra devir yol alırken manevi miras geride kalınca yaldızlı şatosunda içsel boşluğunu pamuklarla tıkayamadı kimse. Orası hep kamaştı durdu.
Kıyafetini önce alışkanlıklar çıkarıp attı. Her an tekrar edenin bunaltıcılığına karşı bir isyandı ve kendi gününde elbette haklıydı. Görmek, bilmek, keşfetmek, baştan yapmak ya da yapılanı bozmak için büyüyen hevesler; yepyeni yollar aramak için dürttü durdu zihinleri. Çünkü ruh, tek başına yetmezdi dünyayı karşılamaya. Aklın can sıkıntısını geçirecek bir şeyler lazımdı. Sürekli bugünü okuyarak geleceği ıskalamak, ne gerçekliğin ne de gerçekçiliğin umurunda olurdu. Yola çıkıldı. Yollara yıllar yüklendi. Yeniliğin ve yenileşmenin özgürlüğü çağrıştıran yanlarına tutundu herkes yolculuk hızlanırken.
Rüya gibi başladı her şey. Başka bir rüyanın bitişi olduğu anlaşılıncaya kadar… Sürat; öyle hâkim bir kavram oldu ki zamana, nostalji uyduruk sözcük eşrafındanmışçasına kalakaldı. Eskinin birleşen ellerinden ayrılarak yeni ve bağımsız bir üretimin içine girmek, ben dilinin esaslarını yaratmaya başladı. Daha çok gezildi, daha çok icat edildi, fikirler yükseldi, meşguliyetlerin sonu gelmedi ama zamanla pek az sevinilir oldu çünkü ruh, akıl olmadan her şey değildir derken bu kez de büsbütün geride bırakıldı. Nitekim aklın övgüsü, kalbin aşağılanmasına eşit görüldü durmadan. Derken anlam sıkıştı ve o sıkışırken netlik, onu en iyi bilenlerce yetiştirilmiş nesillerin elinde bile buğulu kaldı. “Herkesin doğrusu kendine” deme özgürlüğü, gerçeğin tartışmasız olduğu yerlerde dahi çokseslilik yarattı ve bu yüzden dürüstlük de netlik aynasında göreceli bir kavrama dönüştü.
İnsanın gizem ve merak unsurları arasındaki paylaşımı değişti. Doğal olarak sınır ve sınırsızlık da birbirlerinin yerine geçti. Aslında en çok önemseniyor gibi görünen kavramlar, derinleşecekleri yerde mevcut anlamlarından saptırılarak güncellendi. Açıklığın olması ve korunması gereken noktalarda, muğlaklık ya da ıssızlık, “gizem”; sınırların bilinmemesi, teşhir veya ifşa ile mahremiyetin gereken tüm ilkelerinin altüst edilmesi ise “tercih” ile açıklanan bir özgürlük alanı yarattı. Bu alanı sağlamak için en çok direnenler ise kelimeleri ve anlamları daima uymayan yerlere koymanın hâlsizliği içinde, yine mevcut ruh hâlinden şikâyet etti. Oysa hissedeceği ruh, gelişen ve dönüşen zamanın faydaları içinde eriyip kaybolmuştu.
Yol, geride kalana dönmek için değildi hiçbir zaman. Geride olandan özünü niteliklendireni bırakmadan devam etmek ve yeni günde ona yeni bir biçim vermek içindi. Değişim, her yeni nefesin ön koşuluydu ancak kalbi diri tutanı kazıyıp atmak için değildi. İnsan, çok yol aldı. Gelişti, üretti, hızı; dünyanın sonu gelmedikçe bir daha asla duraksamayacak bir boyut kazandı. Bir tek noktada ise yenildi ya da bunca iş güç içinde o savaşa belki baştan girmedi. İçsel olanı korumadı ve ulaştığı düzlükte sadece üstten baktığı nostalji; ona yitirdiği duyguların sızısını, arayıp da bulamayacağı parçaları, bulsa bile artık uyduramayacağı boşlukları verdi.
En iyi giyinenin en çıplak kaldığı, en iyi konuşanın en az anlaşıldığı, dürüstlüğün sırsız aynalarda kiracı yaşadığı, şefkatin âcizliğe karıştığı, diğer tüm duyguların da akla düşman sayıldığı bir gezegende, hayata değil, yola yetişmenin telaşı sardı. Şarkılar, şarkı olmaktan; kitaplar, hayattan ve insanlar, güvenden çok uzaklara düştü. Gerçek ile illüzyon, ayırt edilemeyecek düzeye geldikçe yaşamak da bir zannediş dizisinden ibaret oldu. Geriye dönmenin yolları bakılsa da kimsenin konforundan ödün vermeye de zaten niyeti yoktu. Kazandıkları için gururluydu ama içeriden yitirdikleriyle yüzleşmesini ertelemeyecek kadar eylem varlığı sayılamazdı artık insan. Belki bu yüzden hayattan yorulduğunu her fırsatta söylemesi bir yana, ilk defa hayat, ondan yoruldu.
Yeni yorum ekle