Abdurrahim Karakoç’un “Böyükler Bilir” Şiiri Üzerine(*)
İhsan Kurt
Abdurrahim Karakoç’un “Akıl Karaya Vurdu” kitabına da aldığı "Böyükler Bilir" şiiri, ilk bakışta egemen güç ilişkilerini, bürokratik/siyasi yozlaşmayı ve halk ile muktedir arasındaki derin uçurumu konu edinen, ironik ve taşlama türünde geleneksel bir metin olarak okunabilir. Ancak Jacques Derrida’nın Yapıbozum (Deconstruction) anlayışıyla yaklaşılacak olursa, metin kendi içinde barındırdığı ikili karşıtlıkları (binary oppositions), merkeze aldığı hümanist-merkezci iktidar söylemini ve bizzat kendi diliyle kurduğu hiyerarşileri sabote eden bir "kararlaştırılamazlık" alanına dönüşür.
Jacques Derrida’nın Derek Attridge ile gerçekleştirdiği söyleşi ve incelemelerden oluşan Edebiyat Edimleriadlı eserinde işaret edildiği üzere, edebi metinler felsefi ve kurumsal ön varsayımları hem onaylayan hem de yerinden eden edimlerdir. Edebiyat, ilkece insanın her şeyi söylemesine olanak tanıyan kurgusal bir kurumdur ve bu niteliğiyle kendi kurumsal sınırlarının dışına taşma eğilimi gösterir. Karakoç’un şiiri de görünürdeki "halk/böyükler" ikiliğini sarsarak metnin kendi sözel yapısını kırılganlaştırmaktadır.
"Biz" ve "Böyükler"
Geleneksel Batı felsefesi ve onun uzantısı olan politik söylem; Özne/Öteki, Bilen/Bilmeyen, Hakikat/Yalan, Merkez/Çevre gibi ikili karşıtlıklar üzerine kuruludur. Karakoç’un şiiri de yüzeyde katı bir ikilik üzerine inşa edilmiştir:
"Yalan-dolan ile devran sürmeyi / Biz ne bilek beğim, böyükler bilir."
Buradaki Biz (halk/halkın masumiyeti) ile Böyükler (muktedirler/yozlaşmış otorite) arasındaki hiyerarşik karşıtlık, görünüşte halkın "bilgisizliğini" ve iktidarın "her şeyi bildiğini" beyan eder. Fakat Derrida’nın vurguladığı gibi, yapıbozumcu okuma metnin alt yüzeyindeki terimlerin yer değiştirdiğini ve hiyerarşinin çöktüğünü gösterir.
Şiirdeki "Biz ne bilek beğim" nakaratı, durum bildiren bir cehalet beyanı gibi dururken, aslında eylemde bulunan bir ifşa edimine dönüşür. "Böyüklerin" bildiği şey; "rüşvet almak", "hazineden para çalmak", "milletin başına çorap örmek" ve "vatan satmaktır". Masum ve "bilmeyen" konumundaki "Biz", iktidarın tüm "hile ve hinliklerini" tek tek listeler, kataloğunu çıkarır ve "lisansüstü maskaralık ilmini" en ince detayına kadar tanımlar.
Derrida, edebiyatın bu türden işleyişlerini tartışırken bir şeyden söz ederken gerçekten bir şeyden mi söz ettiğimiz yoksa bir şeyden söz edebilmemiz olgusunun bir örneğini mi verdiğimiz kararlaştırılamadığında edebiyata ilişkin bir şeyin başlamış olacağını belirtir. Karakoç’un metninde de 'Biz' karakteri/öznesi, bir şeyi gerçekten bilmediği için mi öyle demektedir; yoksa bilgiye ulaşma iddiasının kendisini alaya alıp onunla eğlenmekte midir? Bilmediğini beyan eden "Biz", bildiğini iddia eden "Böyüklerden" daha derin bir sistemik bilgiye sahiptir. Böylece "Bilen (Böyük) / Bilmeyen (Biz)" ikiliği metnin kendi içinde baş aşağı edilir.
Derrida, Edebiyat Edimleri boyunca Mallarmé’nin Mimique metnini incelediği bölümlerde Platoncu ve Aristotelesçi mimesis (taklit) kavramını sorunsallaştırır. Platoncu gelenekte "asıl/hakikat" birinci dereceden varlık iken, "taklit/kopya" ikincil, parazitik ve değersizdir. Karakoç’un şiirinde bu ontolojik karşıtlık doğrudan konu edinilir:
"Anlamayız kopya nedir, asıl ne / Perde, sahne, solo, koro, fasıl ne""Âdettir gerekmez mâluma ilâm / Taklide günaydın, asıla selâm"
Şiir, özneleşen "Biz"in kopya ile aslı ayırt edemediğini öne sürer. Ancak hemen ardından gelen "Taklide günaydın, asıla selâm" dizesi, asıl ile kopya arasındaki kökensel sınırı muğlaklaştırır. Derrida’nın ifade ettiği üzere, felsefi hakikatler kurgusallığı unutulmuş kurgular olduğundan, edebi söylem kopyayı asıldan ayıran metafiziksel ön varsayımları askıya alır.
Özne, tiyatro ve sahne terminolojisini ("perde, sahne, solo, koro, fasıl") kullanarak politik iktidarın bir tiyatro simülasyonundan ibaret olduğunu söyler. "Böyüklerin" icra ettiği politik varoluş, aslı olmayan bir taklittir. Derrida'nın "Mimik" okumasında belirttiği gibi: "Ya kendisini kendi imgesiyle sunan ya da doğru görünmek için eklentisel imgeler talep eden bir varolan vardır... betimlenen mim asla gerçekleşmemiştir" (Edebiyat Edimleri, s. 18). Karakoç'un şiirindeki "böyüklerin" iktidarı da "aslı" olmayan bir taklit (mimesis) sahnesidir. Özne, asıla selam çekerken taklide günaydın diyerek, sahnede oynanan oyun ile toplumsal gerçeklik arasındaki ayrımı siler.
Derrida’nın, Rousseau okumalarında geliştirdiği Eklenti (Supplement) kavramı, bir şeyin hem eksikliğini tamamlayan hem de onun yerine geçerek onu tehdit eden çifte yapıyı temsil eder. Eklenti, asıl olanın "tam" olmadığını, kökensel bir eksiklik taşıdığını gösterir.
Şiirin en sarsıcı ve yapıbozuma en açık bendi şudur:
"Namussuzluk yapın derler... Yaparız / El uzatır öpün derler... Öperiz / Put gösterir tapın derler... Taparız / Biz ne bilek beğim, böyükler bilir."
Burada halk/özne, muktedirin emirlerine kayıtsız şartsız itaat eden edilgen bir kurban mıdır, yoksa eylemi bizzat icra eden suç ortağı mıdır? Özne, "böyüklerin" iradesine bir eklenti olarak katılır. Muktedir ("böyük"), emir veren merkezdir; ancak bu emrin tarihsel ve pratik bir gerçekliğe dönüşebilmesi için "Biz"in onu icra etmesine (yaptırımına, öpmesine, tapmasına) muhtaçtır.
"Biz", egemenin otoritesini tamamlayan bir eklentidir. Ancak bu eklenti, muktedirin "Ahlak/Doğruluk" iddiasını içten içe çürütür. Özne, "Namussuzluk yapın derler... Yaparız" diyerek emri harfiyen yerine getirirken, aslında iktidarın ne kadar yozlaşmış olduğunu kendi eylemiyle görünür kılar. Böylece pasif itaat, iktidarı kendi silahıyla vuran bir ironi stratejisine dönüşür.
Derrida, edebiyatın politik duruşunu yorumlarken edebiyat uzamının, yalnızca kurumsallaşmış bir kurgunun değil, ayrıca ilkece insanın her şeyi söylemesine olanak tanıyan kurgusal bir kurumun alanı olduğunu belirtir. Edebiyatın yasası, ilkece bu yasaya başkaldırmaya ya da onu yükseltmeye eğilim gösterir. Karakoç’un özneleri de mutlak itaati "sahneleyerek" (edimselleştirerek) otoritenin mutlaklığını sorgulanır hale getirir.
Derrida, edebiyatın ve demokrasinin en temel paradokslarından birini "her şeyi söyleme hakkı" ve buna eşlik eden "mutlak yanıt vermeme / sorumsuzluk hakkı" olarak görür. Yazar veya konuşan özne, edebi metin içinde "Ben demiyorum, karakter/anlatıcı söylüyor" diyerek kurumsal yapılara karşı radikal bir sorumsuzluk koruması elde eder.
"Böyükler Bilir" şiirindeki anlatıcı sürekli şu savunmaya sığınır:
"Biz ne bilek beğim, böyükler bilir."
Bu ifade, hukuki ve ahlaki sorumluluğu bütünüyle üstünden atma edimidir. Özne, "Biz bilmeyiz, sorumluluk bize ait değil, kararı veren böyüklerdir" diyerek mutlak bir sorumsuzluk talep eder. Ancak Derrida’nın belirttiği gibi, bu tür bir "sorumsuzluk görevi", aslında mevcut iktidar yapılarına ve kamu otoritelerine yanıt vermeyi reddetme görevi olarak en yüksek sorumluluk biçimidir. Karakoç’un anlatıcısı, "ben bilmem" diyerek sistemin tüm suçlarını sayıp dökerken, sistemi mahkeme önüne çıkarır. Söz konusu durum, Derrida'nın Yasanın Önünde metninde tartıştığı yasa çözümsüzlüğü/çıkmazlığı (aporiası) ile örtüşür: Yasanın huzuruna çıkmak ama yasanın kapısından içeri girememek. Anlatıcı, yasanın ("böyüklerin") önündedir ama yasaya uymak suretiyle yasanın meşruiyetini aşındırır.
Sonuçolarak Abdurrahim Karakoç’un "Böyükler Bilir" şiiri, geleneksel halk şiiri formu ve ironik söylemi altında, Derridacı anlamda derin bir metinsel gerilim barındırır:
- Özne/İktidar Hiyerarşisinin Çöküşü: Bilmeyen "Biz" ile bilen "Böyükler" karşıtlığı, "Biz"in tüm yozlaşma mekanizmalarını detaylarıyla ifşa etmesiyle tersine döner.
- Asıl/Kopya Sınırının Silinmesi: Siyasetin ve toplumsal düzenin bir simülasyondan ve taklitten ibaret olduğu gösterilerek mimesis ontolojisi sarsılır.
- Eklenti Stratejisi: Halkın itaatkar eylemi, iktidarı tamamlayan ama aynı zamanda onun ahlaki yok oluşunu görünür kılan "tehlikeli bir eklenti"ye dönüşür.
- Performatif İronik İtiraf:"Biz ne bilek" nakaratı, bir cehalet beyanı (konstatif) değil, sistemin işleyişini teşhir eden performatif bir edimdir.
Derrida’nın Edebiyat Edimleri eserinde vurguladığı gibi, hiçbir metin bütünüyle metafiziksel varsayımlarla yönetilmez; edebi metin, kendi kurumsal bağlamını ve sınırlarını sarsma gücüne sahiptir (Edebiyat Edimleri, s. 53, 56, 101-104). Karakoç’un şiiri de yalnızca toplumsal bir eleştiri sunmakla kalmaz; dilin, bilginin, otoritenin ve itaatin ne kadar kırılgan ve çift anlamlı kavramlar olduğunu göstererek kendisini yapıbozuma açar.
____
(*)Bu yazı Jacques Derrida. Edebiyat Edimleri . Çevirenler Mukadder Erkan - Ali Utku. Otonom Yayıncılık, 2010 kaynağından faydalanarak hazırlandı.
Yeni yorum ekle