Yaşar Kemal’in Menekşe Koyu Öyküsü İsveç Televizyonunda

Kültür

Yaşar Kemal’in Menekşe Koyu Öyküsü İsveç Televizyonunda

İsveçli Yönetmen Barbro Karabuda

Röportaj: Murat Özsoy - Ağustos 1991

 

Barbro Karabuda (1935-2017): İsveçli film yönetmeni ve yazar. Yaşar Kemal’in “Ağır Akan Su” öyküsünü sinemaya aktaran Barbro Karabuda, “Yaşar Kemal’in öykülerini en çok sayıda filme çeken yönetmen” olarak tanınıyor. Barbro, Menekşe Koyu’ndan önce Yaşar Kemal öykülerini “Bebek” (1973), “Beyaz Pantolon”, “Yeşil Kertenkele” (1975), “Kuşlar da Gitti” (1976) adlarıyla sinemalaştırdı; bu filmler İsveç televizyonunda gösterildi. Başrollerini, 1987’de “İsveç’in en seksi erkeği” seçilen Sven Wollter ile Türkan Şoray’ın oynadığı Menekşe Koyu’nun görüntü yönetmeni Güneş Karabuda (1933-2018) idi.

***

.

İsveç’te Türkçe olarak vizyona giren ve bir Türk-İsveç ortak yapımı olan Menekşe Koyu filminin çok ilginç bir öyküsü var… Büyük değişimlerin, alt-üst oluşların yaşandığı bir dönem… Kentler büyüyor, doğu ve batı birleşiyor… Kadına biçilen geleneksel elbisenin dapdaracık geldiği bir zaman dilimi…

Günün birinde, yabancının biri teknesiyle yanaşır Menekşe Koyu’na ve yeni bir yaşam kurmaya çalışır burada. Ama kolay değildir bu. Tüm iyi niyetine karşın, köyde istediği yaşamı kuramayan Kerem Usta, Almanya’ya çalışmaya giden karısı için köyde çıkarılan dedikodular yüzünden deliye döner. “Karın Almanya’da başkasından çocuk doğurdu!” demektedir herkes.

Toplumun baskısı gün be gün artmaktadır. Artık, o yardımsever, uysal Kerem Usta gitmiş, yerine çok sevdiği karısını bile öldürmeye hazır bir çılgın gelmiştir. Tüm film boyunca inanılmaz bir kişilik değişimine tanık oluyoruz. Çevre baskısının insanı kolaylıkla bir canavara dönüştürebileceğinin öyküsü bu. Sosyo-politik yönü yanı sıra psikolojik yönü de ağır basan bir film Menekşe Koyu.

Türkiye’de en son Garipçe Köyü’ndeki film setinde görmüştüm Barbro ve Güneş Karabuda’yı. İstanbul’da Rumeli Kavağı ile Rumeli Feneri arasında Boğaz’ın Karadeniz’e açıldığı yerde son derece ilginç bir köy Garipçe. Oradaki ilginç anıları, bu kez Stockholm’de Karabuda’ların evindeki söyleşimizde tazeliyoruz yeniden.

- Barbro, siz ve eşiniz Güneş Karabuda otuz yıldır hem İsveç’te, hem Türkiye’de film yaptınız. Her iki kültürü de yakından tanıyorsunuz… “İki kültürlülük” konusunda ne düşünüyorsunuz?

- Biz, hem İsveç’in, hem de Türkiye’nin yakın tarihine tanık olduk. Her iki kültürde de uzun süreler yaşadık. İki toplumun da sanatçısından politikacısına kadar çeşitli kesimlerini yakından tanıdık. İki ülkede de kendimizi evimizde hissediyoruz. Her zaman çocuklarımıza, “Herkesin bir ülkesi var, sizin iki ülkeniz var. Kendinizi zengin hissetmelisiniz. Bunun kıymetini bilin. İki ülkenin de en iyi yanlarını benimseyin” diyoruz.

.

- “İki ülkenin iyi yanları” derken neler geliyor hemen aklınıza?

- İsveç’in çalışma disiplinini Türkiye’ye taşıyabilsek, Türkiye’deki insanların sıcaklığını, cömertliğini İsveç’e getirebilsek ne iyi olurdu diye düşünmüşüzdür hep.

- Çekim sırasında yönetmenin dünyasından söz eder misiniz biraz bize?

- Aslında tüm film çekimleri, cankurtaran simidi olmaksızın derin sulara atlamak gibi bir şey bence. Film son derece tehlikeli bir tutku. Yüzmeyi iyi bilmiyorsanız boğulmanız kaçınılmaz. Hatayı affetmeyen bir meslek bu. Yönetmen dışında film ekibinden hiç kimse çekilen bölümlerin nasıl monte edilebileceğini bilemiyor. Her şey çorbaya dönmüş gibi geliyor çalışanlara. Menekşe Koyu için de geçerli bu. Filmde yaklaşık otuz kişiyle çalıştık. Her çekim günü, o gün çekilen sahnelerin filme nasıl monte edileceğini, bu otuz kişinin her birine anlatmaya kalksam işin içinden kesinlikle çıkamayacaktım. Çünkü en ufak bir gecikme yüzünden masraflar artacak ve film maddi olanaksızlıklar nedeniyle tamamlanamama tehlikesiyle karşı karşıya kalacaktı. Kısacası, “film çekmek eşittir sorun” denebilir. Menekşe Koyu’nda realist bir film yapmayı amaçlamadım. Bunun yerine şiirsel bir anlatımı tercih ettim. Yani köyün belgesel bir öyküsünü anlatmak değildi amacım. Zaten bu yüzden de köy halkından hiç kimse figüran olarak bile kullanılmadı filmde.

- Filmin çekildiği Garipçe Köyü’nden söz eder misin biraz?

- Köy halkı Karadenizli. Köyün erkekleri balıkçılıkla uğraşıyor. Hiç bozulmamış bir yer Garipçe. Köy gerçekten çok ilginçti. Biliyorsunuz, çekim yerine önce set işçileri gelir, ardından kameramanlar, görüntü yönetmeni ve oyuncular… En sonunda da küçük sırt çantamla ben, köyün içinden geçip çekim yerine gidiyordum. Gündelik işlerini yapan Garipçe köyü kadınları beni görünce “Patron geliyor! Patron geliyor!” diyorlardı birbirlerine. Çekime başlayacağımız sırada asistanıma sessiz olunması gerektiğini söylüyordum. O da son derece kibar biçimde, “Lütfen efendim, acaba biraz sessiz olmanız mümkün mü?” diyor ama bunun hiçbir etkisi olmuyordu. Herkes duymazlıktan geliyor, hiç istifini bozmadan konuşup duruyordu. Bir uğultudur gidiyor. Zaman geçiyor. Hepimiz çekime hazır bekliyoruz. Ama sessizlik bir türlü sağlanamıyor. Sonunda, baktım olmayacak, megafonu alıp “Susun!” diye bağırdım. İşte o zaman, öyle bir sessizlik oldu ki, iğne atsan duyulacak. Çekimler genellikle böyle başlıyordu. Çekim bitince, ben yine megafonu elime alıp “Tack så mycket, tack tack” diyerek çok teşekkür ediyordum İsveççe. Tüm köy halkı bu İsveççe cümleyi çok benimsedi ve “Taksimetre tak tak” biçimine dönüştürüp sürekli kullanmaya başladı.

- 1987’de “İsveç’in en seksi erkeği” seçilen esas oğlan Sven Wollter nasıl karşılandı köyde?

- Sven’in İsveç’teki şöhretini köydeki kadınlara anlattım. Şaşırıp kaldı hepsi. “Bunun nesi yakışıklı canım?” deyip durdular tüm çekim boyunca. “Bizim köydeki herhangi bir balıkçıdan hiçbir farkı yok ki bunun!” dediler hayretle.

- Yönetmen-oyuncu ilişkiniz nasıldı Sven’le?

- Ben yönetmenlik yaşamımda Sven kadar kolay çalışılabilen bir oyuncuyla hiç karşılaşmadığımı rahatlıkla söyleyebilirim. Her türlü sıkıntıya hiç şikâyet etmeksizin katlanabilen bir oyuncu Sven. Yönetmen istediği sürece, aynı sahneyi defalarca tekrarlamaktan çekinmiyor. Çekimler sırasında o kadar uğraşıp didindi ki, gün be gün zayıfladığını gözlemledik sette. Filmde bir ağaç kesme sahnesi vardı. Setteki herkes şüpheyle bakıyordu, “Bu adam ağacı nasıl kesecek?” diye. O ağacı bir kesişi vardı ki, gören de kırk yıllık ormancı zanneder. Türkan Şoray için sete iki otobüs dolusu gazeteci gelince şaşırıp kalmıştı Sven. Çünkü İsveç’te böyle bir şey ancak Greta Garbo gibi şöhretler döneminde olabilirdi.

 

- Başrollerden biri olan Karakız’ı oynayan oyuncu kamera karşısına ilk kez bu filmle çıktı. Nasıl yaptınız bu seçimi?

- Görür görmez anlamıştım Karakız’ın bu kız olacağını. Oysa dediğiniz gibi, hiçbir deneyimi yoktu. Yapımcılar, bu önemli rolün tanınmış bir oyuncu tarafından oynanmasında ısrar ettiler ama ben Karakız’a çoktan karar vermiştim bile.

- Türkiye’de bir balıkçı köyündeki karakteri canlandıran İsveçli oyuncu kültür farklılıklarından etkilenmiş olsa gerek?

- Pek tabii. Sven Wollter, Almanya’dan gelen karısını oynayan Türkan Şoray’ı nasıl kucaklaması gerektiğini sorup duruyordu bize. Ben de Sven’e, Türkiye’de bir köyde, bir erkeğin karısını herkesin içinde kucaklayamayacağını ve öpemeyeceğini söyledim. Sven şaşırdı ve “Ama filmdeki adam karısını seviyor.” diye itiraz etti. “Seviyor sevmesine de, ama yine de herkesin içinde karısını ne kucaklar, ne de öper.” dedim. Hâlâ, tereddütleri vardı. Sonunda, “Gel, köydeki balıkçılara soralım o zaman.” dedim. Gittik, “Sizin sevgili karınız tekneyle köye gelse ne yaparsınız?” diye sorduk. “Ona bakardık…” diye yanıtladılar. Sven dayanamadı, “Sadece bakar mıydınız?” diye sordu. Balıkçıların yanıtı çok anlamlıydı: “İnsan gözleriyle de öpüşebilir pekâlâ...”

- İsveçli ve Türk ekiple çalışmanın getirdiği belirgin farklılıklar nelerdi?

- Binlerce farklılık var doğal olarak. Ancak, bir şey var ki son derece belirgin. İsveçli oyuncular ve genel olarak film çekiminde görev alanlar inanılmayacak derecede iyi hazırlanıyorlar yapacakları iş için. Her şey, önceden yapılan hazırlığa uygun olarak giderse mükemmel bir sonuç çıkıyor. Ancak, hiç hesapta olmayan bir durumla karşılaşıldığında İsveçliler donup kalıyor, ne yapacaklarını şaşırıyorlar. Oysa Türkler, önceden fazla hazırlık yapmamalarına karşın, zor durumda kalındığında, inanılmaz biçimde tüm güçlerini toplayıp olmaz gibi görüneni başarıyorlar. Set işçileri buna güzel bir örnek. Film dünyasının gerçek kahramanları bunlar. Gece, gündüz demeksizin her şeyi her zaman yapmaya hazırlar. Yönetmenin istediği en olmayacak şeyi bile anında yapmak için uğraşıp didiniyorlar. Örneğin filmde, gecekondunun yanması sahnesini Hollywood’daki kadar başarıyla gerçekleştirdiler. Oysa Hollywood’da sırf yangın işiyle uğraşan özel timler var.

- Yaşar Kemal’in öyküsündeki Menekşe Koyu ile filmdeki Menekşe Koyu aynı yer mi?

- Hayır. Öyküdeki Menekşe Koyu Florya’da Küçük Çekmece yakınlarında bir mahalle. Ancak, öyle korkunç bir betonlaşma yaşanmış ki, çekimi orada gerçekleştirmeyi hiç mi hiç düşünmedik. Öyküyle senaryo arasındaki farklılık sadece seçilen köyle sınırlı değil. Örneğin Yaşar Kemal’in öyküsünde, Türkan Şoray köye trenle gelir, filmde ise biz tekneyi tercih ettik. Yönetmen, öyküdeki yazı dilini alıp sinema diline çevirdiğinden kimi şeyler de değişiyor doğal olarak.

 

- Yaşar Kemal filmi nasıl değerlendirdi?

- “Bu bir şaheser” dedi. Şimdiye kadar hiç kimsenin öykülerini bu denli canlı filmleştiremediğini söyledi...

.

Röportaj: MURAT ÖZSOY

Ağustos 1991  

 

Foto Galeri

Yeni yorum ekle

Düz metin

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.